ÇÜRÜK ZİHNİYETLER

Bir kasa dolusu sağlam elmanın yanında bir tane çürük elma bulunursa ve bu çürük elma o kasadan uzaklaştırılmazsa “imha edilmezse” sağlam elmalar çürümeye mahkumdur. İşte günümüz zihniyetinde de bölünmelere gittiğimiz ve aydın zihniyetlerin arasında bulunan “çürük zihniyetler” gözler önünde ve Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Türk Genci olarak çürük zihniyetlerle sonuna kadar mücadele etmeye ant içtim. Eğer ki iyi bir eğitim alır, tarihimizi bilir, düşüncelerimizi korkusuzca ifade edersek ne kasamızda çürük elma barındırırız ne de çürük zihniyetlere müsaade ederiz. Mücadelemizin başladığı bu nokta elbette ki yorucu olacaktır ama Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün dediği gibi yorulduğumuz zamanlarda bile durmadan yürümek ve yorulduğumuz dakikada da dinlenmeden Ulu Önderimizi dün, bugün, yarın ve daima takip ederek izinden gidersek kazanacağımızın bilincindeyim.

Sevgili ve değerli okurlar; daha önceki yazımda “Adaletin Bu mu Dünya?” diyerek bir kargaşanın ortasında olduğumuzu belirtmiştim. Sesimiz her zamankinden daha gür ve çok olmalı ki; var olan bir Cumhuriyet ve Atatürk’e sorgusuz sualsiz karşı olan çürük zihniyetlere fırsat tanımayalım. Bizim bu günümüzü sağlayan, Milli Mücadele’yi Türk, Kürt, Alevi, Sünni ayrımı olmadan, hiçbir ayrışmaya izin vermeden ve milleti bir bütün halinde bir araya getirerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran, insanları belli bir inancın hükmü altında yaşamaya mahkum bırakmayan, her bireye inandığı dini özgürce yaşamasını sağlayan, herkes eşit bir şekilde kendi inancına göre “laik” bir şekilde yaşamalıdır diyen; eğitim, sanat, ekonomi vb birçok alanda yenilikler yaparak “fikri hür, vicdanı hür” nesillerin yetişmesini sağlayan bir öndere saygı duymamak büyük bir hastalıktan başka bir şey değildir!

Bugün bile Atatürk sayesinde nefes alıp özgürce yaşayabilen o çürük zihniyetler her fırsatta Atatürk’ü kötülediler, her fırsatta Atatürk’e hakaret ve beddua ettiler ve nankör olup kör kalmayı tercih ettiler. Öyle bir ileri görüşlü liderimiz var ki tam 100 yıl önce bu çürük zihniyetlerin var olacağını bilerek bu insanları Gençliğe Hitabesinde “Ey Türk gençliği! Birinci vazifen; Türk istiklalini, Türk cumhuriyetini, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek dâhilî ve haricî bedhahların olacaktır.” diyerek anlattı. İşte yıllardır yapılan saldırılara, uğraşlara ve çürük zihniyetlere rağmen hala dimdik ayakta duran bir Cumhuriyetimiz var ve bu Cumhuriyet “ilelebet” yaşayacak. Kimse bizi susturamaz kimse bizi korkutamaz ve kimse Türk gencini, Türk milletini durduramaz! Bu yüzden sesimin yetebildiği kadar, elimden gelenin fazlası ile korkmadan düşüncelerimi ifade etmek için “korkusuzca” buradayım ve burada olmaya da devam edeceğim!

Gündeme bomba gibi düşen ve aşırı sinirlendiğim bir haber de Türkiye Cumhuriyeti’nin Avukatı Feyza Altun’un tutuklanma kararı oldu. Bu haberi gördükten sonra sosyal medyada “Türkiye Laiktir Laik Kalacak!” şeklinde bir paylaşım yaptım ve sonrasında birkaç çürük zihniyetin sözle yapmış olduğu saldırılara maruz kaldım ama korktum mu hayır, sustum mu hayır! Sonra şöyle derinlemesine düşündüm ve kendi kendime dedim ki: yahu Arif Kocabıyık’ın yaptığı röportajda 17 tane suç dosyası olan bir şahıs; “Gasptan ve yaralamadan içeri girdim sonra çıktım, suç makinesiyim, canım istedi yaptım.” şeklindeki ifadelerde bulundu. Bu şahıs elini kolunu sallayarak dışarıda gezebiliyor. Öte yandan aldığı nefesten, bastığı topraktan utanmayan bir diğer çürük zihniyet şahısları ise tarikatlar adı altında Atatürk’e beddualar savurup hakaretler ediyor ve bu şahısların hakkında tutuklanmasına dair bir tane bile karar alınmıyor. Ülkenin çiçeğine, bitkisine, hayvanına, toprağına, çocuklarına, kadınlarına garezi olanlar, saldıranlar, canlarına katledenler, sapkın ve sapık olan hastalar serbest bir şekilde dışarıda yaşamaya devam ediyorlar. Tüm bunların yanı sıra işin daha da gülünç ve acı tarafı da Türkiye Cumhuriyeti’nin avukatı, Cumhuriyet kadını, Atatürk milliyetçisi ve laik medeni kanun için mücadele edip şeriata karşı çıkan Feyza Altun gözaltına alınıyor. İşte çürük zihniyetler ve tek dertleri koltuklar olan insanlar bu çürük zihniyetleri yetiştirip barınmalarına müsaade ediyor ve haklı olanları, konuşanları ise gerek susturmak gerekse gözdağı vermek için tutuklama kararı ile alıyorlar. Yaptığım paylaşımdan sonra şeriat savunucuları ile karşılaşmak bir hayli üzücü oldu ama şeriat karşıtı olan Türkiye Cumhuriyeti avukatının tutuklanma kararı ile alınması daha da üzücüydü. Bu çürük zihniyetlere müsaade eden zavallı kesim bilgi kirliliği ile eğitimsizliğin savunucuları olarak sadece kendi hükümlerine göre yaşanılmasını istedikleri bir algı operasyonu yaratmakta ve bu yüzünden de Türkiye Cumhuriyeti’nin gelmiş olduğu Adalet Sistemi maalesef ki bu şekilde! Bu son durum karşısında insan “Adalet Neredesin!” diye haykırmadan edemiyor. Konuya biraz daha açıklık getirmek istiyorum: Laiklik ne Allah’ı inkar etmektir ne de inanç ve din düşmanlığıdır. Laiklik; her bireyin inandığı dini özgürce yaşayabilmesidir. Tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’nin Avukatı Feyza Altun’un da dediği gibi “Türkiye Laik bir ülkedir. Türkiye’de şeriat yok. Türkiye şeriatla yönetilmiyor hiçbir zaman da şeriatla yönetilmeyecek!” Ben de Feyza Altun gibi “Bu ülkede medeni hukuk kuralları dışında başka bir şey uygulanmasına tartışmaya açacak dahil düşünceye ve sisteme karşıyım!” Dolayısıyla;

MADDE 1: Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir.

MADDE 2: Türkiye Cumhuriyeti toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

MADDE 3: Türkiye Devleti, ülkesi ve milliyetiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir. Bayrağı, şekli kanunda belirtilen beyaz ay yıldızlı al bayraktır. Milli Marşı İstiklal Marşı’dır. Başkenti Ankara’dır.

MADDE 4: Anayasanın 1’inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile 2’nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3’üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Ben demokrasiden, hukuktan, insan haklarından, eşitlikten yanayım. Ben tarihte eşi benzeri olmayan tek lider Mustafa Kemal Atatürk’e, Milli Mücadele’de kanlarını döken aziz şehitlerimize ve gazilerimize minnet duyan ve emanete sahip çıkmaya çalışan bir gencim. Ben şeriat ve tarikatların uydurukları hocacılık oyunlarına karşıyım. Ben ataerkil bir tutumu destekleyen bölücü insanlara karşıyım. Ben ağzından ilginç sesler çıkararak insanları tedavi ettiğini savunan ve kendisini hoca olarak tanıtan, Allah’ın ilk emrini “İkra(Oku)” unutan, din üzerinden iş yapan, sözde Müslümanlara karşıyım. Eğer ki okuyan bir kesim olsalardı, tarihi iyi bilselerdi, araştırıp öğrenmeye heves etselerdi zihinleri bu kadar çürümezdi. Doğru bilinen yanlışlara tapar olan kesim, doğruları göremeyecek kadar zihinleri kirli, gözleri kör, kalpleri ise vicdandan yoksun olan bir kesimdir.

Din; kul ile Allah arasında olan bir olgudur. Din, hiçbir şekilde birinin üzerinde ve dilinde olamaz. İnanç dış görünüşe bakmaz. Müslümanlık sadece Ramazan Ayında oruç tutmakla yani on bir ayı yok sayıp (adaleti terk etmek, hukuku çiğnemek, zorbalığa müsaade etmek, hak yemek vb) sadece bir ay ibadet etmekle olmaz. Bir insanın dini cemaatlere, tarikatlara, maddiyata bağlı olamaz. Kötülüklere, ahlaksızlıklara, hukuksuzluğa göz yumanlar bugün bile kendilerine sunulan haklar sayesinde konuşma hakkı bulmalarına rağmen türlü hakaretlerle Ulu Önder Mustafa Kemal’e soysuz diyerek kendi soysuzluklarını ve sahtekarlıklarını gözler önüne sermekteler. Ne yazık ki Müslüman olduğu için ahlaka ihtiyacı olmadığını düşünen müminler ve bu ahlaksızlar karşısında insan artık şu günlerde Müslüman’ım demeye utanır hale geldi!

Şöyle genel olarak gündeme gelen diğer konulara bakacak olursak; Depremden sonra bir tane bile istifa eden biri olmadı. Erzincan İliç’te ÇED raporu verenlere soruşturma açılmadı. Kaybolan 9 kişiyi kurtarma çalışmaları durduruldu, kadın cinayetleri, çocuk tacizleri, hayvanlara yapılan saldırılar her geçen gün artmakta ve bunlara sebep olanlar rahatça dışarıda. İşte bu noktada tüm bunlara neden olan kişiler nasıl oluyor da hala rahatça geziyor aklım almıyor.

Öte yandan Finlandiya’daki müthiş eğitim sistemi karşısında ülkemizdeki eğitim apaçık ortada. Eğitim alanında neden çalışmalar yapılmıyor, okumak isteyenin neden elinden tutulmuyor? Bir diğeri de gençlerin sıkıntılı yaşam, ekonomik krizler, yozlaşma, işsizlik ve çürümeden kaynaklanan bıkkınlıkları nedeniyle daha iyi bir eğitim görmek istemeleri, sanatta daha çok gelişmek istemeleri, daha iyi bir arabaya binmek, telefona istemek, konsere gidebilmek üzerine olan talepleri neden süfli yani “bayağı aşağılık” bir istek olarak görülüyor? Madem bunlar süfli talepler neden kendileri saraylarda yaşayıp, en iyi arabalara binip, tarikat mensuplarına ve savunucularına da aynı hakları sağlıyorlar? Bu hak yemek değil mi? Peki Müslüman hak yer mi?

Gençlerin taleplerine acıyarak bakıp taleplerini süfli bulanlar “Ben yoksam doğal gaz yok, ben yoksam yardım yok” demeyi de ihmal etmiyorlar! Yıllarca emek vermiş vatanı, milleti, ailesi, hayatı için yaşam savaşı vererek mücadele etmiş emeklilere verilen maaş da ortada emekli olduğu halde hala geçim sıkıntısı çekerek çalışmak zorunda kalanlar da ortada! Yani her şey her konuda her şekli ile ortada.

Bu konuda bahsetmeden edemeyeceğim bir başka husus da Oğuzhan Uğur’dur. Oğuzhan Uğur gerek yapmış olduğu programlarla gerek eğitime, adalete, sanata, kadınlara, gençlere dair önemli konu başlıkları ile dünümüzü göstererek ve bugünümüzü aydınlatarak kaleme aldığı “Memleket Mevzuları” kitabıyla bizlere ışık olmaya devam ediyor. Okuduğum andan itibaren çok etkilendiğim ve altını çizerek önemli notlar aldığım bir kitaptı. İşte bu kitabın bir bölümde kendisi biz gençlere şöyle sesleniyor: “Her ne şartta olursak olalım umudunuzu yitirmeyeceksiniz. Kendiniz adına, bu ülke adına umudunuz, cesaretiniz daima olacak. İmkan ve şartlar böyleydi deyip “kaderci” bir anlayışla kıpırdamadan durmak yok. İmkan ve şartlar değişebilir. Bu ülke size miras bırakılmadı, emanet edildi.” Bu ülkenin güzel çocukları için kaleme alınan bu kitap iç sesimiz olmuş. Gerçekleri böyle bir bilgi ışığında ve güzel bir üslup ile aktaran ve çalışmalar yaparak her daim hakikatli kalan Oğuzhan Uğur’a da saygı ve teşekkürlerimi sunuyorum.

Cümlelerimin sonuna doğru yaklaşırken de makale yazımı Mustafa Kemal ATATÜRK’ün bugün bile yolumuzu aydınlattığı kıymetli bir sözüyle bitirmek istiyorum: “İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik, geçici Mustafa Kemal... İkinci Mustafa Kemal, onu "ben" kelimesiyle ifade edemem; o, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar SERTAP BAŞESGİOĞLU - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Açıksöz Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Açıksöz Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Açıksöz Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Açıksöz Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Kastamonu Markaları

Açıksöz Gazetesi, Kastamonu ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 012 37 98
Reklam bilgi

Anket Kastamonu'da sağlık hizmetlerinden memnun musunuz?
Tüm anketler