MİRÂCİYE VE REGAİBİYE TEDAVÜLDEN KALKTI YERİNE MEVLİD VERSEK OLMAZ MI? MEVLİD’İN KASTAMONU NÜSHASI (1)

Türk-İslâm kültür tarihinde yakın zamanlara gelinceye kadar İslâm dini temelli türlerin edebiyatımızda önemli bir yerinin olduğuna şahit olmaktayız. Yakın zamana kadar yazılan ve yayınlanan Türk Edebiyatı tarihleri ve antolojilerde de bu türlerin örneklerini okuyabilmekteydik. Hatta bu örnekler sosyal hayatın vazgeçilmezleri olarak yaşatılagelmiştir. Şimdilerde ise; edebiyatımızın zenginliklerinden olan bu türlerin pek çoğunu ya unuttuk ya da unutturdular. Meselâ; eskiden Miraç Kandilinde “Miraciye”, Regaib Kandilinde “Regaibiye” okunurmuş… Ya şimdi bütün kandillerde Süleyman Çelebi’nin “Mevlid”ini okur hale geldik. İnşallah onu da unutmayız ya da unutturmazlar!.. Bu durum kültürümüz adına bir zenginlik midir yoksa fakirlik ve geri gidiş midir? Evet nereden nereye!..

Türk-İslâm Edebiyatında dinî içerikli edebî türlerimizi de bir hatırlayalım:

1.Allah (C.C.) ile ilgili türler

a.Tevhid

b.Münâcaat

c.Esmâ-i Hüsnâ

2.İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V.) ile ilgili türler

a.Ahmediye

b.Hilye

c.Kırk Hadis ve Gül-i Sad-Berg

ç.Mevlid

d.Mi’râcnâme/Mi’raciye

e.Naat

f.Regaibiye

3.Dinî günler ve bayramlarla ilgili türler

a.İydiyye

b.Ramazaniye

4.Tasavvufî nitelikte olan türler

a.Muhabbetnâme

5.Ahlâkî yönü olan türler

a.Fütüvvetnâme

b.Pendnâme/Nasihatnâme (Gürel-Gürel,2016:8-18).

Türklerin Muhammedî İslâm dairesine girmesinden sonra edebiyatımızda gelişen bu türler bir zamanlar Çin Denizinden Baltık Denizine kadar çok geniş bir alanda yazılıyor, okunuyor ve biliniyordu. Şimdi bize ne oldu ki, bu türlerin bir kısmını unuttuk veya unutturdular? Yoksa İslâm dairesinden çıktık/çıkarıldık da haberimiz mi yok?

Kültürümüzdeki bu gönüllü çoraklaşmaya sadece iki örnek vermekle yetineceğiz: Birincisi İslâm Peygamberi Hz. Muhammed (S.A.V.)in ana rahmine düştüğü gece yani Recep ayının ilk cuması Regaib Kandili olarak kutlanmaktadır. Bu vesileyle Hz. Peygamber'in ana rahmine düştüğü gece olarak kabul edilen Regâib Gecesi hakkında yazılan eserlere Regâibiyye adı verilmiştir(Uzun, 2007:536-537) Mustafa İsmet (. Şimdi soru şu: Bu sene Regaib Kandilinde hangi camimizde Regaibiye okunduğuna şahit oldunuz?

Miraç hadisesi, Türk-İslam edebiyatında da “Miraciye” veya “Miracname” denilen manzum eserlere konu olmuştur. “Miraciye”, Hz. Muhammed'in göğe yükselişini konu alan edebi türdür (Uzun, 2005:135-140).Şimdi soru şu: Bu sene Miraç Kandili’nde hangi camimizde Miraçiye okunduğuna şahit oldunuz? Bu sene Miraç Kandilini 6 Şubat 2024 Salı akşamı kutladığımızı da hatırlatmak isterim.

Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde talebe olduğum yıllarda 1980 öncesinde idare müdürlüğünü yaptığım ve yazarlarından birisi olduğum Yeni Divan Sanat ve Edebiyat Dergisi’nin ikinci sayısında yaşayan tek mirâçhân Şâkir Çetiner Bey’le yapılmış bir mülâkatı yayınlamıştık. Şimdi bu mülâkattan bazı soruları ve bunlara verilen cevapları sizlerle paylaşmak istiyorum:

“-Sayın Hocam! Duyduğuma göre eskiden İstanbul camilerinde miracnâme okunurmuş. Acaba, bu okunan mirâciye tek bir şahsa mı âit, yoksa birkaç çeşit mirâcname mi var?

-Başka şehirleri bilmiyorum. Bugün İstanbul’da –tahminen üç yüz yıldan beri- Nâyî Osman Dede’nin Mirâciye’si okunur. Başka mirâciye okunmaz. Atalarımız her kandile ayrı bir değer vermiş, her kandil için değerli eserler yazmış ve bestelemişlerdir. Bunlar ilgili gecelerde, camilerde cemaat huzurunda icra edilirdi. Mevlid kandilinde Süleyman Dede’nin Mevlid’i, Mirâc kandilinde Nâyî Osman Dede’nin Mirâciyesi, Regaib kandilinde de Regaibiye okunurdu. Mevlid ve Mirâciye devam ediyor. Fakat Regaibiye unutulmuş. Bende bir Regaibiye metni mevcut, maalesef bunun bestesi hakkında bir şey bulamadım. Yeri gelmişken şunu da söyleyeyim: Atalarımızın bu güzel gelenekleri bugün gerektiğince yaşatılmıyor. Bilmem dikkat ettin mi, artık Mirâc kandilinde bile Mevlid okunmaktadır. Bu hoş değil. Bu güzel eserlerin uygun zamanlarda okunması ve devam ettirilmesi daha iyi olur sanıyorum.

-Acaba, Nâyî Osman Dede Mirâciyeyi niçin yazmış olabilir, sizce?

-Duyduğumuza göre, bir gün Nâyî Osman dede, Nasuhî Dergâhına Şeyh Nasûhî Hazretlerini ziyarete gitmiş. Hoşbeşten sonra Şeyh Nasûhî Efendi, Osman dede’ye ‘Mevlid kandili için Mevlid-i Şerif var. Mirâç kandili için bir eser yok. Bir mirâciye yazıp bestele de okunsun’ demiş. Nâyî Osman dede de bunun üzerine meşhur Mirâciye’sini yazıp bestelemiş. Eserin içinde yer alan teşvihatın nâzımı Üsküdar’da Nasûhî tekkesi pîri Şeyhi Muhammedü’n-Nasûhî Hazretleri imiş Ama beste ve asıl güfte Nâyî Osman Dede’ye âit.

Mirâciyeyi Konservatuvar’da Suphi Ezgi Bey notaya almış.

-Acaba doğum ve ölüm vs. münasebetiyle mirâciye okunur mu?

-Hayır. Hiç okunmaz. Böyle bir adet mevcut değil. Mirâciye, Mirâc kandili münasebetiyle okunur. Ayrıca Mirâc kandilinden ramazana kadar da okunur. Ama, Allah’ın rızasını, Peygamberimizin şefaatini kazanmak için bu zamanların dışında da okunması mümkündür.

-Mirâciye okunurken musiki aletleriyle eşlik eden olur mu?

-Hayır. Müzik yoktur. Ama metin besteli okunur. Sadece Nâyî Osman Dede’nin bestelediği şekilde okunur. Zaten camide bir musiki âleti çalınması uygun olmaz.

-Hocam bu törenin erkânı ve kadrosu hakkında biraz bilgi verebilir misiniz?

-Mirâciye en az sekiz kişiyle okunur. İki kişi bahre çıkar ki; bunların adına mirâciyehân denilir. Beş kişi teşvihanlar dediğimiz koroyu meydana getirirler, bir de duâhan bulunur.

-Neden iki kişi bahre çıkıyor da bir kişi oku mu yor?

-Evladım, kolay iş değil, bir saat boyunca bir kişinin hiç durmadan okuması çok zor. Biri nefes alma ihtiyacı hissedebilir. O anda diğeri durmaz, devam eder. Fakat maalesef bugün eserin tamamını –bir bahir hariç, ki onu bilen kimse yok- benden başka bilen kalmadı. Her seferinde bahre ben çıkarım, sonuna kadar inmem. Bazı arkadaşlarım var onlar nöbetleşerek bir kısım bahirlerde bana yardımcı olurlar.

-Hocam tören nasıl başlar, devam eder ve biter?

-Önce Esrâ Sûresi’nin ilk üç ayeti okunur. Çember usulünde teşvih okunduktan sonra bahre girilir. Bahirler, yanyana oturan iki kişi tarafından okunur, yani iki kişilik koro tarafından okunur. Esselât’ın çekilmesini müteakiben Müstear bahrine geçilir. Teşvihler dügâh makamında hafif usullerdir. Sab3a makamında Devrikebir usulünde, Hüseynî makamında devrikebir usulündedir. Yeri gelince teşvihanlar ‘Sallüaleyh’ derler. Bahre çıkanlar da teşvih okunurken koroya katılırlar. Hatta bilhassa katılırlar ve teşvihhanların perdeyi kaçırmamaları için dikkat ederler. Eğer ufak bir hata olursa bahirdekiler seslerini yükselterek hatayı düzeltirler; teşvihhanlar da o sırada müziği kaparlar. Eğer teşvihhanlar hatasız okuyorlarsa bahre çıkanlar nefes alırlar. Saba bahrinde ilgili beyit gelince kaynatılıp soğutulmuş süt ikram edilir. Ayrıca tabak veya tepsi içinde şeker ikrâm edilir. Bu şeker külâhta değil, tepsi içindedir. Ayrıca şerbet de ikrâm edilir. Mevlid törenlerinde olduğu gibi buhur yakılır. Bu buhurların adını bilmiyorum. Galiba günlük olacak, aktarlar bilir. Bu buhur bahre çıkanların uzağında yakılır. Dumandan rahatsız olmasınlar diye. Mirâciye okunurken, segâh ve dügâh makamları icra edilirken hep birlikte ‘Sallüaleyh’ denir. Hüseyni bahrinde ‘Minne Salâh’, münâcâtta da ‘İkbelyâmücib’ denir. Bunlar birlikte söylenir.

-Hocam eskiden bilhassa çocukluğunuzda okunan mirâciyelerden hatırladıklarınız var mı?

-İyi ki sordun. Anlatayım. Sultan Reşat 1916’da Yenikapı Mevlevihanesinde mirâcişye okunması kaydıyla bir vakıfta bulunmuş Bu vakıf mirâciyeyi o yıl sofî tekkeleri zâkirlerine okutmuş. Bu gurubun içinde bir tek Zekâizade Ahmed Efendi vardı Mevlevî olarak. O da yalnız kalmıştı. O gün babam Hopcuoğlu Ali Rıza Bey elime mirâciyenin metni ile bir kalem tutuşturup ‘-Git takip et, hangi mısraları okurlarsa yanına çarpı koy gel’ dedi. İşaretleyip geldim. Babam metni ve işaretleri inceledi. Hüseynî’den de iki satır okunduğunu görünce sinirlendi. Çünkü o yıllarda Hüseyni bahrini sadece babam Ali Rıza Bey biliyordu. Uzatmayalım efendim, Sultan Reşad da mirâciyenin sofî tekkesi zâkirleri tarafından okunmasına sinirlenmiş ve: ‘-Mirâciyenin güftesi de bestesi de Mevlevilere aittir, niçin onlar okumadılar Emredin, meşk edip hazırlansınlar, gelecek sene onlar okusunlar.’ Demiş.. Bunun üzerine Yenikapı Mevlevihanesinde Hafız Şükrü Efendi vs. meşk edip hazırlandılar. 1917 yılında Sultan’ın vakfı olan mirâciye Mevlevilerce okundu. Törenden sonra teşvihhanlara yirmişer, bahre çıkanlara da seksener kuruş verilmiş. O yıl sofî tekkelerinde raic böyle imiş. Padişahın verdiği parayı duyanlar dedi kodu ederek: ‘-Koca padişah yirmi kuruş mu verir’ demişler. Bu parayı azımsamışlar. Ben de bu dedikoduyu kimin çıkarttığını bilmiyorum. Okuyanlar tarafından çıkarılmadığına eminim. Derken efendim, edikodu Sultan’ın kulağına varmış. 1918 yılında, babamla birlikte, bir gün öncesinden Yenikapı Mevlevihanesi’ne gittik. Geceyi orada geçirdik. Ertesi günü Mirâciye okundu. Sultan bu defa teşvihhanlara seksen, bahre çıkanlara da üç yüz kuruş verdi.

-Sayın Hocam, bahre yalnız çıktığınızı, size bazılarının yardımcı olduğunu söylediniz. Bunun sebebini, yardımcılarınızın kimler olduğunu anlatır mısınız, lütfen?

-Evladım, bu eser oldukça uzun. Okunması saatler alıyor. Ve eserin tamamı bir defada bitiriliyor. Tamamını benden başka okuyabilen kimse yok. O yüzden ben kürsüden hiç inmem. Zor oluyor ama ne yapalım… Benimle birlikte bahre çıkanlara gelince: İstanbul Rüstem Paşa Camii imamı Hafız İbrahim Altındağ var. Bununla Segâh ve Müstear bahirlerini okuyabiliyoruz. İstanbul Harem Camii imamı Hafız Ahmed ile de Saba bahrini okuyoruz. Eskiden Gudyir’de çalışan, şimdi emekli olan Kadri Akyürekler var. Bunun her makamı okuyup okumadığını bilmiyorum. Tecrübe de etmiş değilim. Dügâh, Hüseynî ve Isfahan’ı birlikte okuyabiliyoruz.

-Hocam, Mirâciye okumaya ne zaman, nasıl başladınız?

-Çocuktum. Bir gün Arap Salih, benim de bulunduğum bir mecliste, belki de beni teşvik için ‘-Mirâciyenin Müstear bahrini ezberleyene kuşlar yardım eder, hediye verirler.’ Dedi. İnandım. Bu bahri hemen öğrenip Arap Şakir merhumun yanında okudum. Ertesi günü yattığım odanın penceresinde yirmi yedilik Reşad altını takılı gördüm. Çok sevindim. Altını Arap Şakir mi yoksa babam mı alıp takmış bilmiyorum. İşte bu hevesle devam edip öğrendim.” (Akar-Çetiner, 1980:1-3).

(Devam edecek)

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Doç.Dr.Zeki Gürel - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Açıksöz Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Açıksöz Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Açıksöz Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Açıksöz Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Kastamonu Markaları

Açıksöz Gazetesi, Kastamonu ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 012 37 98
Reklam bilgi