Yağmur sevinci ve Saray Hamamı

Edirne’ye üç ay sonra yağmur yağdı. Yağmur sevinci yüzlerde gül açtırdı. Yağmur, rahmettir, düştüğü yeri yeşertir. Sevinçler yeşerme ve dirilme sayılmaz mı? Mucize arayanlar; yağmurdan büyük mucize mi var!

Ayşe Kadın’dan Selimiye’ye yürüyorum. Ayşe Kadın, Edirne’nin en meşhur semtidir. Çelebi Mehmet'in kızı Ayşe Hatun'un adını almıştır. Yumuşak bir lodos esiyor. Yağmur da lodosun temposuna ayak uydurmuş. Damlalar minicik ve yavaş yavaş düşüyor. Taşı, toprağı, ağacı, insanı incitmek istemiyor. Kasımı yarıladık, hâlâ bahar havası... Sıcaklık 20 derecenin üzerinde.

Edirne, minareler şehridir. Başınızı kaldırdığınız anda minareler görürsünüz. Minare gölgesi düşmeyen bir milim toprak yoktur. Osmanlı bu şehri nasıl benimsemişse, her yere bir eser kondurmuş. En çok da cami. Selimiye’ye kadar 1,5 kilometre yürümüşsem, en az 10 caminin önünden, karşısından veya yakınından geçmişimdir. Türbeleri, hazireleri, çeşmeleri, ahşap konakları saymaya vakit bulamazsınız.

Son 20 yılın en başarılı kurumu anketi yapılsa benim oyum Vakıflar Genel Müdürlüğünedir. Öyle güzel işler kotardılar ki… Düne dair ne varsa hepsini onlar sahiplenmiş. Dünyanın en zor ve zahmetli işi yaşlı bakımıdır. Vakıflar, sadece Edirne’de değil yurdun her yerinde yaşlı eserlerimizin yanında. Vakıflar olmasaydı, bakımsızlıktan dökülen binalardan başımıza taş yağardı, enkaz altında kalırdık. Ne cami ne han ne hamam; hiçbiri ayakta kalmazdı.

Edirne’de Vakıflar ne kadar çalışkan ve aktifse belediye de bir o kadar yavaş. Belediyeleri partilere göre değerlendirmemek gerek. Belediye başkanlığı meziyettir; liyakat ister, birikim ister. Başkanlarda şevk olacak, azim olacak, özveri olacak. Şehrini ve halkını sevecek. Bugünün işini yarına bırakmayacak.

Parti şemsiyesi koruyucu olmuyor; beceriksizin beceriksizliği tescilleniyor. A partili olunca kuş kondurmuş olunmuyor. B partili olunca her şey daha iyiye gitmiyor. At sahibine göre kişnermiş. Şehirler de yöneticileriyle çehre değiştiriyor.

Edirne şehir merkezi bakımsız; toz, toprak ve moloz yığınlarına teslim. Yağmur yağdı, toz kayboldu. Tozdan kurtulduğumuza bir sevindim, bir sevindim. Bakımsız kaldırımlar şimdi çamur içinde. Varsın olsun. Çamuru toza tercih ederim. Görüyor musunuz ne hallere düştük. Çamur mu, toz mu? Kırk katır mı kırk satır mı dilemmasından ne farkı var? İkisi de olmasın diyemiyoruz.

Ah kötü belediyecilik, ah hizmeti beceremeyen kadrolar! Edirne oldum olası böyle. Payitahtmış, Avrupa’ya açılan kapıymış, ülkenin vitriniymiş. Peh! Kışın bile keyif süren kara sineklerden, bir parkta oturmanıza izin vermeyen sivrisineklerden hiç söz etmeyeceğim.

Sarı yapraklar, yağmuru yiyince, çamurlu kaldırımlarda altın misâli parlıyor. Sonbahar kamuflajı, sonbahar cilası… Bakımsızlıktan, ihmalden delik deşik olmuş yolların çukurları yağmur sularıyla dolunca adım başı yalak oluştu. Yalaklardan su içecek hayvanlar şehir merkezlerinden 40-50 yıl önce gönderildi. Yalak var, su içecek hayvan yok. Araçların suya ihtiyacı yok ki! Bazı sürücüler, araçlarını eğitmiş, etrafa su sıçratmayı öğretmişler.

Selimiye’nin restorasyonu devam ediyor. Minarelerden üçü, kubbe ve caminin tamamı demir kafese alınmış. 2025 yılına kadar tempolu çalışma devam edecek. Mimar Koca Sinan’ın ustalık eserim dediği Selimiye, ilk kez bu denli bakımdan geçiriliyor. II. Selim'in emri ile 1568 yılında yapımına başlanan caminin inşası o günün koşullarında yedi yıl sürmüş ve 1575 yılında tamamlanmıştı. Bugünün teknolojisine rağmen restorasyon 4 yıl sürecek. Boşuna dememişler, eskiyi korumak, yenisini yapmaktan zordur.

Selimiye’ye uzun uzun bakıyorum. Seyrine doyum olmayan bir güzellik. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Selimiye Camii çevresi peyzaj düzenlemesini bitirdikten sonra, UNESCO Dünya Mirası listesindeki mimari güzelliğimiz iyice görünür oldu. Keşke, Selimiye çevresi orijinal haliyle düzenlenseydi; Külliye yeniden ortaya çıkmış olurdu.

Mimar Koca Sinan heykelinin önü ve Edirne yazısının bulunduğu yer her zamanki gibi kalabalık. Selimiye Camii manzaralı fotoğraf çektirmek için sıra bekleyenlerin oluşturduğu kalabalık. Ne zaman o noktaya gelsem, önce Selimiye’ye bakarım, sonra döner, tam karşımda sadeliğiyle bilinen Eski Camii’ye, kubbelerine ve minaresine yoğunlaşırım. Edirne’den tek eser seçme hakkım olsa, o Eski Camii olur. Eski Camii’deki huşuyu bir başka mabette yaşamadım.

Yerler ıpıslak, yağmur çiseliyor ve yürüyorum. Üç Şerefeli Cami’nin minaresinin yanından karşıya geçiyorum. İstikamet, Sokullu Hamamı. O da ne! Hamamın kapısına zincir vurulmuş ve eski asma kilit iki halkaya geçirilip bırakılmış. Hamam kapanmış. Tadilattan mı geçirilecek, yeniden ihale mi edilecek öğrenemedim. Geldiğim yoldan bu kez geri dönüyorum. Tarihi belediye binasının önünden geçiyorum. Selimiye bu kez tam karşımda. Sol tarafta yeni yapılan iş yerleri faaliyete geçmiş; kahve, çay, Edirne tatlıları yazılarını okuyorum.

Arasta’nın önünden ilerliyorum. Tarihi Çarşının önü de kalabalık. Tur otobüslerinin durak olarak kullandığı otoparkın yerine modern çizgiler taşıyan iş yerleri yapılmış. Selimiye’nin bu yanındaki giriş kapısı kapatılmış. Selimiye’nin duvarının bittiği köşenin karşısı Saray Hamamı. Ön tarafı erkekler, arka tarafı kadınlar bölümü.

Edirne’ye her gidişimde uğradığım mekandır Saray Hamamı. Burası Edirne'nin fethinden sonra yapılan ilk saray (Saray-ı Atik) döneminden ayakta kalabilen tek yapı. Hamam önceleri yalnızca saraya hizmet verirken sonra halka açılmış ve Selimiye'ye vakfedilmiş.

Bazı tarihçiler bu hamamın ayakta kalabilmesini Selimiye'nin yapımı yıllarında kullanılmış olmasına bağlarlar. Selimiye Camii yanındaki bu hamam; Balkan Savaşı'ndan beri yakın zamanlara kadar kapalıyken son yıllarda onarım görmüş ve çifte hamam olarak haftanın her günü açık olacak şekilde yeniden hizmete girmiş.

Saray Hamamı’nda göbek taşına uzandım, ter attım, kese ve köpük banyosu yaptırdım. Havlu ve peştemallara sarılıp şezlonga uzandım. Beyoğlu Gazozu içtim. Hamamdan hafiflemiş çıktım. Pırıl pırıl bir hava, yağmur dinmiş. Bu kez Selimiye’nin doğusundan dolanıyorum. Müze solumda kalıyor. Selimiye’nin bu cephesi peyzajla iyice açılmış. Büyük çınarlar lodosa bırakmış dallarını, adeta zikrediyorlar.

Yeniden Selimiye’nin önündeyim. Solumda yine bir hamam var: Mezit Bey Çukur Hamamı. Kapı girişindeki tabeladaki yazıyı okurken gülümsüyorum: Since 1422 (1422’den beri) “Since” kelimesi bana Van’ı, komik bir anlatıyı ve oradaki kıymetli dostları hatırlatır.

Bir sahaf dostun dükkanında mola verdim. Sohbetten sonra bir torba dolusu kitapla yeniden evin yolunu tuttum. Meğer o gün, bir saray devri yapılmış. Eve vardığımda, yerel haberlere bakarken öğrendim. Temeli II. Murad döneminde atılan, uzun yıllar Osmanlı padişahlarına ev sahipliği yapan Sarayiçi’ndeki Edirne Yeni Sarayı (Sarayı Cedide-i Amire), Cumhurbaşkanlığı Milli Saraylar Başkanlığı'na devredilmiş.

Hazin bir hikâyesi olan Edirne Yeni Sarayı’nda Trakya Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gülay Apa Kurtişoğlu başkanlığında bir süredir kazı çalışması yapılıyordu. Geçtiğimiz yıllarda sarayın mutfak bölümü yeniden inşa edilmişti.

Edirne Valisi Kürşat Kırbıyık, önemli bir destinasyon olma potansiyeline sahip Edirne Sarayı’nın, Ahlat modelinde olduğu gibi ihya edilmesi ve işlevsellik kazandırılmasıyla eski ihtişamına kavuşmuş olacağını belirtmiş. Vali Kırbıyık, çok geniş bir alan üzerine kurulu Edirne Sarayı'nın ihyasının Edirne’nin turizm geleceği için çok önemli olduğuna da dikkati çekmiş.

Edirne’nin her yanı tarih. Turizm için her şeye sahip. Turisti hiç eksik olmuyor. Zaten alışverişe gelen Bulgarlar her yerde. Çarşı pazar, lokantalar, pastaneler Bulgar turist dolu. Bulgarca tabelaların sayısı da iyice artmış.

Edirne bir başkent. Her gittiğimde Ahmet Hamdi Tanpınar’ı bana hatırlatır. “Bir payitaht daima payitahttır.” Edirne sadece ciğer tavasıyla hatırlanacak bir şehir değildir. Kavala kurabiyesi, devai miski, peynirleri, badem ezmesi, mis sabunu, Edirnekârisi, aynalı süpürgesi, ilk akla gelenler.

Edirne, Osmanlı’nın Balkanlar’a açıldığı dönemin kuvvet toplama merkezidir. O, Cumhuriyet’in serhat şehridir. Meriç’i ve Tunca’yı bağrında barındıran bereketli Trakya toprağıdır. Geleni “Oş geldin beyaa” diye karşılayan, görenin “ayran kaldığı”, gidenin “ayda yolun açık olsun” diye uğurlandığı şehirdir Edirne.

Geldin mi iç istemezsin gitmek. Er neyse, inşallaa yine gelirim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ahmet Tek - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Açıksöz Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Açıksöz Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Açıksöz Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Açıksöz Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Kastamonu Markaları

Açıksöz Gazetesi, Kastamonu ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (532) 012 37 98
Reklam bilgi

Anket Kastamonu'da sağlık hizmetlerinden memnun musunuz?