Termosumdaki vicdan

En saygı duyulan organdır beyin, o sağlamsa diğerleri pek mühim değildir. Vücudu yönetir, her organı yönetir.  Sahiden böyle mi?

Bence hayır. Daha doğrusu olmamalı. Bizleri asıl yönetmesi gereken 'vicdan' olmalı. Vicdanın rayından çıktığımızda beynimizde durmalı; ağzımız kapanmalı, göz kapaklarımız inmeli, kulaklarımız tıkanmalı.

Beynimizin süzgecinden geçse de; vicdanımıza hesap veremediğimiz davranışlarımızı düzeltmeliyiz.  Her geçen gün daha da mutsuz, daha da umutsuz bir millet haline geliyor. Trafikte sürücüler, kürsüde siyasetçiler, mecliste vekiller, işyerlerinde çalışanlar; herkes ama herkes mutsuz. Hal öyle ki; mutlu olmaya çalışan azınlığın garipsendiği bir dönemden geçiyoruz.

İyi kalabilmek, iyi olabilmek için çaba gösterebilmek çok zor.

Galerici fahiş kar peşinde, avukat haksız kazanç, patron emek sömürüsü, çalışan üçkağıt... Esnaf vergi kaçırma derdinde, bürokrat iş bitirme, siyasetçi koltuk, gazeteci rant peşinde... Bir kaç meslekle geçiştirdiğime bakmayın, aklıma gelenler bunlar.

Hiç birimiz dürüst değiliz. Hepimiz, sahte maskelerimizi takıp topluma karışıyor ve onlarla yer edinme çabası içerisinde yer alıyoruz.

Birçok kişiyi üç kuruş paraya satın alabileceğiniz bu günlerde; dik durabilmek de maalesef çok zor...  Fikrinizi, karakterinizi, duruşunuzu bozmadan işinizi yapmak çok zor. Müşterinin haksızlığına uğrayan kuryeden, haksız iftiralara maruz kalan yöneticilere, kendini açıklasa da anlaşılmayan gazetecilerden, birilerinin hesaplarına kurban edilen çok sayıda onurlu insana kadar.

Ne alaka dediğinizi duyar gibiyim? Vicdan nerede yozlaşmışlığımız nerede?

Bizler, vicdanımızı bir kenara bırakıp yol alıyoruz bu yalan dünyada, üç gün sonra unutacağımız olaylar için kafa yorar, hırsın rüzgarında seyir halindeyiz.

Derdimiz ne dürüst kalabilmek ne de onurlu yaşabilmek. Hepimizin amacı mümkün olduğunca çok kazanmak, çok kişiyi yenmek.

Ring yok derler Kastamonu'da, inanın yalan.

Memleketimin her köşe başı ring. Yumruklar sıkılmış, gardlar alınmış. Nakavt peşinde koşan memleketimin insanları,  çoğunluğu oluşturan tezahüratlara kaptırmış kendini.

Niye gelişemiyoruz, neden her geçen gün geriye gidiyoruz diye sorarsanız,

Kıskanmak yerine imrenmeyi beceremiyoruz.

Yargılamak yerine sorgulamayı gerçekleştiremiyoruz.

Bir süredir iş çıkışlarında kendime belirlediğim bir ormanın derinliklerinde ıssız bir yere gidiyorum. Termosuma çayı doldurup, her seferinde gözüme daha hoş gelen o ağaca sırtımı yaslıyorum. Ufukta görülen aynı köpeği görünce de hafiften tedirgin oluyorum, her seferinde ısırmayacağını bilsem de içimde bir 'endişe' oluşmuş.

Niye geliyor bu köpek diye de soruyorum.

Hafifçe yanıma sokuluyor, bana hiç bir rahatsızlık vermeden oturuyor. 

Sevgi istiyor, hoşgörü, muhabbet istiyor. Belki de 'o köpek' vicdanımdır.

Belki karnı aç ama benden hiç talep etmiyor.

Karnı aç, vicdanı tok bir köpek kadar olmayı beceremiyoruz.

Bağırıyor, öfkeleniyor; sevgimizi, saygımızı her geçen gün kaybediyoruz.

Bunlar günler, aylar ya da yıllar sonra ben hayatta değilken bu yazıyı okuyorsanız, size diyeceğim tek şey şu:

'Geldim, üzüldüm ve gittim, aşık olun, hayvanları sevin, bolca gezin, iyi kitaplar okuyun, iyi insanlarla sohbet edin, dürüstlüğünü kaybetmiş bir insanın başarısına değil, dürüst kalabilmiş başarısız insanlara değer verin ve en önemlisi: ‘vicdanınıza hesap vermeden göçmeyin bu diyardan’

(Sormazsınız da söyleyeyim; geçtiğimiz gün hengameli geçen bir günün ardından o ağaca yine gittim, bu sefer de yanıma 'o köpek' için yiyecek de getirmiştim. Bu sefer gelmedi. Kendini sevdirmedi. Sanırsam, iyi bir insan olmadığımın farkına vardı)

Vicdanımı termosuma koydum, kapağını iyice sıkıştırdım. Soğumaz diye umuyorum.

-İnsan vicdanı yaşadıkça, insanca yaşar.

YORUM EKLE