SOSYAL ADALET

Columbia Üniversitesi Sosyoloji ve Siyaset Felsefesi Profesörü Brian Barry, Sosyal Adalet Neden Önemlidir? İsimli kitabında şöyle diyor; Dünya Bankasına gelecek olursak, bankanın bizzat kendi araştırma bölümü, “ Resmi istatistiklerde yardım olarak geçen kalemin büyük bölümünün aslında yardım olmadığı” sonucuna varmıştır. “Bankanın ve diğer bağışçıların Afrikalı diktatörlere sağladığı büyük krediler, Soğuk Savaş sırasında Batı’dan yana tavır almaları karşılığında verilmiş siyasal rüşvetlerdir. Gerçekte; damla damla akıtılan para, yıllardır önemsenmeyecek miktarda olmuştur.” Ayrıca farklı bir Birleşmiş Milletler raporunda şöyle denir. “Alınan yardımlar artık daha çok, resmi borçların ödenmesine tahsis edilmektedir.” Genellikle halledilen bir şey olmaz. Adı kötüye çıkmış Rusya dâhil olmak üzere birçok vakada, resmi krediler siyasetçiler ve kamu memurları tarafından yabancı banka hesaplarına aktarılır. Böylece ülkenin borcu, yurttaşlara hiçbir yararı olmaksızın yeniden artar.

Bunun ne şahsi adaletle, nede sosyal adaletle bir ilgisi vardır. Adalet kavramı, 150 yıl öncesine kadar şahısların bir özelliği idi. Hatta bizde bile, bazı kesimlerin dilinden düşürmediği bir deyim vardır; “Hz. Ömer’in adaleti” İşine gelmeyen ve geri çevrilmesi gereken bir iş müracaatında, sanki kendisi öyle yaşıyormuş gibi iltimas geçmediğini anlatmak için Hz. Ömer’in adaletini uyguladığını söylemekten çekinmezler. Bu durum maalesef, şahsi temsil edilen adaleti sosyal adalete dönüştürememektir.

Geçen yüzyıldan itibaren ise, sosyal adalet toplumların özelliği olarak anlatılmaya başlandı. Adalet genel anlamda; herkesin bir Hakkı olduğu ve Hak ettiğini verme yönünde daimi bir irade olarak bilinir. Roma’da olduğu gibi; başka insanların mülkiyeti ile yerleşik hale gelmiş mülkiyetleri aldatmamak, çalmamak, sözleşmeleri bozmamak manasına geliyordu.

Bunlarla ilgili görülen davalarda, verilen karar adil veya gayri adil olabilir. Cezalandırıcı adalette ise, suça verilen cezanın yerinde olup olmadığı bile tartışılır hale gelmiştir.

Demek ki, bazı hukuki uygulamalar pratikte hukuki olmayabiliyor!

Son çeyrek asırda, eşitsizlikler daha çok yaygınlaşmıştır. İdeolojiler, eşitsizlikleri meşru kılan bir görünüm almıştır. Siyasal ideolojilerle eşitsizlikler, tüm alanlara nüfuz etmiştir.

Merhum Cemil Meriç’e ait bir söz vardır. Tamda bu durumu ifade eder.

“İdeolojiler insanlara giydirilen deli gömlekleridir.” Öyleyse akıllı kim? Acaba bu gömleği giymeyen var mı?

Bunlara karşı direnenler, kendini protestolarla tüketince etkisiz hale gelmiştir. Eleştirilmeli yani karşıt politikalar üretilmelidir. Böylelikle sosyal adalete adım atılmış olur. Oysa fırsat eşitliğinin faydaları saymakla bitirilemez. Aslında fırsat eşitliği demek, eşit olmamak demektir. Farklı insanların farklı tercihlerde bulunması, eşitsizlik olarak algılanır. Maddi imkânları iyi olanların tercihleri doğru, maddi imkânları iyi olmayanların yapmış oldukları tercihlerse kusurlu hareket değerlendirmesi yapılmıştır.

Kapitalizmin gelir ve servet dağılımı, sosyal adaletle zıt yöndedir. Sosyal adalet, her türlü eşitsizliğin giderilmesi demektir. Ekonomisi kötü olan ülkelerdeki problemin kaynağı, ekonomisi iyi olan ülkelerin finansmanını sağladıkları uluslararası kuruluşların bilinçli politikalarından kaynaklanmaktadır. Kendinden olmayana yapılan yardımlar israf olarak görülmektedir. Bu durumda, adaletin takla atması demektir.

Paralı okullar var ve veliler bunu karşılayamıyorsa, eğitim alma hakkının pratikte bir manası yoktur. Ülke ekonomik olarak sıkıntıya girdiğinde, klasik bir çağrı yapılır; “Kemerlerin Sıkılması” Borçların ödenmesi hususunda neden hep fakirlerin kemer sıkması istenir de, zenginlerin israflarının fazla olduğu ve lüks hayatlarından biraz fedakârlık yapması istenmez?  Bu olay şuna benzer; işyerleri ekonomik sıkıntıya girdiğinde ilk akla gelen şey, personelin işten çıkarılmasıdır. Bankacılık işlemlerindeki otomatik ödeme talimatı verme gibi bir şey…

İnsan Kaynakları açısından bakıldığında; kıt kaynakların israfı şu manaya gelmektedir, bir işe müracaatta bulunurken o işe ihtiyaçtan fazla müracaat olmasıdır. Alımlarda, genelde kan bağı olan veya ideolojik bağı olana veriliyor. Oysa sosyal adalet olan bir toplumda, nitelikli başvuru yapan bir aday var ve daha nitelikli başka bir aday başvuru yapmış ise iş ona verilir.

Sosyal adaletin olmadığı yerde sürekli beyin göçü vardır. Sosyal adalet istiyorsak, maaşlı iş sahibi olmanın öneminin azaltılması gerekir. Herkes aynı kapıdan giriş ve çıkış yaptığından izdiham oluyor. Bir aday işe alınırken, tüm adayların eğitim ve öğretimi eşitse burada fırsat eşitliği vardır. Değilse, sınıf ayırımı yapılmaktadır.

Sosyal adaletin gelişmesi için, yüksek kalitede kamu hizmeti ve maddi eşitlik olması gerekir. Değilse, senden olmayan kalite ve mali eşitliği yok ederek kendini kaliteli gösteremezsin.

Tarih boyunca adaletsizlikten fayda sağlayanlar, ayrıcalıklarına tutunmak için en iyi yolun husumeti yabancılara yöneltmekten geçtiğini fark etmişlerdir. Bu mesaj Birleşik Krallıktaki gazetelerde farklı ölçülerde bir incelikle anlatılmıştır. Birleşik Krallığın, Avrupa’nın temsil ettiği her yabancının sürekli kuşatması altında olduğu algısını oluşturmuştur. Futbolu icat ettiysen, topu taca atmakta senin hakkın olur!

İdeolojinin gölgesinde kalan adalet, sosyal adalet değil asosyal adalettir.

YORUM EKLE