İŞ VE OYUN

İş; belirli bir disiplin altında, değişik kategorilere ayrılmış, özel mekânda, emek ve belirli bir ücret karşılığı yapılır. Belirli bir süre geçtikten sonra kariyer denilen basaklardan oluşur. Hedefler, ast – üst ilişkisi, geleceğe dair plan, ücret artış beklentisi, terfi gibi iç içe geçmiş kapıları olan ve sürekli yukarı doğru eğimli yokuş bir yoldur. Kurallar baştan bellidir ve siz şartsız olarak teslim olursunuz. Zaman hep aleyhinize işler, artık radara girersiniz ve anlık takip başlar. Kendiniz olacağınız ve kendinizi bulacağınız bir iş ortamı beklersiniz.

Oyun ise; mekân fark etmeksizin, herhangi bir ücret almadan hatta ücret vererek, sadece zevkleri tatmin için oynanan ve vakit geçirilen bir iştir. Oyuna dâhil olan kendi iradesi ile hareket eder ve zamanın nasıl geçtiğini bilmez. Oyunun kurallarını bilir, kural dışına çıkmadan oynamak özgürlüktür.

Daniş Navaro “Kariyer ve Varoluş” isimli kitabında, bu hususla ilgili olarak şöyle der; “Kişi oyunda kendini bulur. Oyun; bir kendini ölçme, kendini anlama, öz benliğini sergileme, kendini keşfetme, kendini geliştirme alanıdır. Bu yönüyle oyun, bir üst yaşama alanı olarak da öznenin yaşamını süsler.”

Her ikisinde de özne edilgendir, etken değildir. Yani, belirli bir kurala sonradan kendi isteğiyle dâhil olur. İş hiçbir zaman hayatımızın süsü değildir, asıl unsurdur. Her ikisinde de, orantı olması gerekir. Eğer orantısız bir eşleşme varsa, kurulu köprüler yıkılır. İşin, oyuna göre hayatta bir ağırlığı vardır. Hatta işiyle ilgili eleştiride bulunduğunuz veya hafife aldığınız durumlarda klasik ve klişe bir deyim vardır. “Burada oyun oynamıyoruz.” Hızlı gelirken, ani fren yapılan kırmızı ışık gibi, olduğunuz yerde durursunuz.

İnsanların varlığı kariyerine bağlıdır, kariyerleri ile fark edilir ve varlığını sürdürürler. Kariyerine engel olduğunuz veya elinden aldığınız insanı yok saymış olursunuz. O, varlığını artık ispat edemez. Var olan bir şeyi yok saymak ile yok olan bir şeyi de var saymak kadar abestir. Çalıştığı ortamda fark edilmeyen, yaptığı iş, bir üst ve arkadaşları tarafından onaylanmayan insan, işi ile kendisi arasındaki ilişkiyi bitiren birisi olarak yaşar.

İnsanın mesleği ile yaptığı iş arasında orantısız bir durum varsa, köprüler daha yapılmadan yıkılır. Bu çalışan insan içinde bir şey ifade etmez.  Çünkü kariyer yolu onun için zaten önceden açılmıştır. Herhangi bir emek, maliyet ve hedef yoktur. Hedefine erken ulaştığı için, hayatının geri kalan kısmı onun için anlamsızdır. Hedef ve kariyer başlamadan bitmiştir.

Çalışan; yöneticisi tarafından kendisinin ve yaptığı işin fark edilmesini ve onaylanmasını istemesi tabiatının gereğidir. Fark edilmek ve onaylanmak kişiliğin ortaya çıkmasını sağlar. Dolayısıyla çalışan, kendisini diğerlerinin arasından emeğinin karşılığı olarak sıyrılmış bir kişi olarak görür. O iş, çalışan tarafından yapılmasaydı yine fark edilir miydi? Bu sorunun cevabını çalışan kendisi “hayır” olarak veriyorsa, hedefine ulaşmış ve bir sonraki hedefi seçmiştir. Tıpkı bilgisayar oyunlarında, bir oyun başarıyla bittiğinde “Game over” yazması gibi. Bir sonraki oyuna geçmeyi hak etmiştir.

Çalışan, yaptığı işin disiplinine birde kendi iş disiplinini kattığı için başarılı olmuştur. Çalışan yaptığı işe katkı sağlıyorsa, kendisi kendi gözünde büyür ve güven tazeler. Mutluluğa, sağlığa, özgürlüğüne, kariyerine veda eden bir iş, özneye yük olur. Hedefi olmayan insanlar, yaptığı iş karşılığı aldığı ücreti ödül olarak kabul eder. Kariyeri ise, o işin primi sayar. O kişi tarafından hedefler, maddi bir değer olarak algılanır.

Hayatta hiç el tutmamış, hep elinden tutulmuş bir insanı padişah yaparsanız, halk deyimiyle “önce babasını asar” karakteri budur. Siz, sadece karakterini bulmasına yardım etmiş olursunuz.

İnsanın kendi potansiyelinin farkına varması, sınırsız bir yolculuğa çıkmasıdır. Ömrü bunu ispatlamaya yetmez.

Siz kendinizce bir kanun ve kural belirlersiniz, bunun çalışan açısından ne ifade ettiğini anlatma adına, bundan 60-70 yıl önce çıkarılan bazı kanunları ve kuralları, köylü vatandaşlarımızın anlaması ve bugün bizim anlamamız arasında bir şey fark etmediğini net görebiliriz. Çıkarılan kanunlar kendisine uzun süre anlatılan köylü vatandaş dinler, kısa ve net bir soruyla cevap bekler.

“Bu anlattıklarınızın mala-davara bir faydası var mı” diye sorar. Onun için fayda budur. Maliyete bakmaz.

Kurallar fayda üzerine kurulmalı, çalışana maliyet getirmemeli.

YORUM EKLE